interview etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
interview etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.8.12

Aynur Aydın on Chase The Glaze


bi süre önce twitter üzerinden size bi röportaj müjdesi vermiştim.işte bahsettiğim röportajı sonunda yayınlıyorum! Aynur Aydın,son günlerde Türk müziğine bomba gibi düşen,tarzı ve yorumuyla piyasaya yeni bir soluk getiren başarılı bi isim.ben de kendisini takip eden bir dinleyici olarak yapıştım yakasına,kaptım röportajı :) her ne kadar cevapları kısa da olsa kendisine bana vakit ayırdığı için teşekkür ediyorum ve sizi Aynur Aydın'la başbaşa bırakıyoruuuum.

-İlk solo albümünüz olan "12 Çeşit La La/12 Ways To La La"yı Lady GaGa,J.Lo,Britney Spears gibi dünya starlarının kayıt aldığı bir stüdyo olan Cosmos'ta kaydettiniz.Bu,albümün hazırlık sürecinde soundunuzu,vizyonunuzu nasıl etkiledi?
Aynur Aydın:Benim için önemli olan aynı müzik dilini konuşan insanlarla çalısmaktı, tabi ki böyle başarılı ve tecrübeli bir ekiple çalışmak vizyonumunu geliştirdi, yine de farklı ve bana yakışan bir sound oluşturduğumuza inanıyorum.

-İlk albümünüzü Türkiye'de çıkarmanızdaki en büyük etken nedir? Sonuçta ülkemizin pek de aşina olmadığı bir soundunuz var.
Aynur Aydın:Özelikle bu sebepten dolayı ilk Türkiye olmasını istedim, Türk müzik sektörüne yeni bi şeyler katmak istedim.
-Albümünüz 2 farklı dilde;İngilizce bir albüm tek başına beklenen ilgiyi görmez endişesiyle mi şarkıların Türkçesi de yapıldı?
Aynur Aydın:Hayır, Türkçe şarkı söylemeyi sevdiğim için.

-Gelelim asıl merak edilen,son günlerde pek sık bahsi geçen meseleye;Eurovision 2012 birincisi Loreen,yakın arkadaşınızmış ve albümünüze back-vocallik yapmış.İleride birlikte bir projeye daha imza atmayı düşünüyor musunuz?
Aynur Aydın:Loreen'le her zaman çalışırım çok yetenekli ve dünya tatlısı bir arkadaşım, ve aynı ekiple çalışıyoruz.

-Peki 2013 Eurovision'ında Türkiye adına yarışması için Aynur Aydın'a teklif gelse,cevabı ne olurdu?
Aynur Aydın:Evet olurdu.

-Türk müzisyenlerden(ölü ya da diri) kimlerle düet yapmak isterdiniz?
Aynur Aydın:Şu an düet işine uzağım, 1 sene sonra beni heyecanlandıran bir isimle yapmak isterim.Ünlü yada ünsüz önemli değil, yeter ki yetenekli birisi olsun, sesi beni etkilesin.

-Peki sizin için müzik efsanesi kimdir diye sorsam?
Aynur Aydın:Michael Jackson, Madonna, Beatles, Abba.

-"Step Up" isimli şarkısıyla tanıdığımız Darin Zanyar da yakın arkadaşlarınızdan ve albümdeki birçok parçada imzası var.Biraz Darin'le olan müzikal ilişkinizden bahsetmek ister miydiniz?
Aynur Aydın:Darin benim için bir yetenek bombası, onunla çalışmak inanılmaz keyifliydi..aynı vizyonu paylaşıyoruz.

-Son olarak Türkiye veya dünya çapında bir turne planınız var mı?
Aynur Aydın:Evet var, tarihler yakında açıklanacak…
Teşekkürler, sevgiler.

9.8.11

Zeynep Erdoğan on Chase The Glaze

Zeynep Erdoğan,2003 yılında İTKİB bursunu kazanarak Milano Domus Academy’de eğitim almış genç bir tasarımcı.Eğitimi devam ederken vintage kıyafetleri modifiye ederek bambaşka hâllere büründürmüş ve elde ettiği ürünleri Milano’da designer store’larda satılmaya başlanmış.
Zeynep Erdoğan tasarımları dalga dalga tüm Avrupa’ya yayılırken 2006 yılında Berlin’de ilk koleksiyonunu modaseverlere sunmuş.Akabinde 2008 yılında başlayan Galata Moda serüveniyle de Türkiye’de adını duyurmuş.Geçtiğimiz Şubat ayında IFW kapsamında gerçekleşen defilesiyse Türkiye’de gerçekleştirdiği 3.defilesiydi.Kendisi röportaj teklifimi tatlılıkla kabul etti,ben de ona sorularımı yönelttim.İşte röportajımız;

-Önceki sezon 80’ler kokan bir koleksiyon sunmuştunuz bize.Bu sezonsa yine eski dönemlerden esintiler vardı ama daha çok 70’leri anımsattı bana.Anlaşılan o ki ‘retro’yla aranız iyi,peki hangi dönemde doğacağınıza kendiniz karar verecek olsaydınız kaçlı yılları seçerdiniz ve neden?
Zeynep Erdoğan:Retroyla aram hep çok iyi olmuştur.Benim en büyük ilham kaynağım zaten retro dünya..Karar vermek çok zor ama sanırım 40’larda yaşasam fena olmazdı.

-Yine ‘Zeynep Erdoğan’ın iki sezonunu karşılaştıracağım..Önceki sezon kıyafetlerin çoğunun eldivenlerle süslenmiş olduğunu gördük,bu sezondaysa fırça darbeleri ön plandaydı.Her sezon belli bir desen ya da obje mi belirliyorsunuz yoksa spontane şekilde mi ortaya çıkıyorlar?
Zeynep Erdoğan:Koleksiyonlarıma bir tema seçerek başlamıyorum ama koleksiyon oluştukça ortaya çıkan konsepti belirginleştiriyorum.
 
-Kariyerinizin başına dönelim.Ben sizi ‘Catzcabaret’ markanızla tanımıştım ama işlerinizi kendi adınızla sunmaya başladığınızdan beri bu markanızın adını pek duyamaz olduk.’Catzcabaret’ üzerine çalışmayı bıraktınız mı? Sizin için şu an bir tek ‘Zeynep Erdoğan’ markası mı var?
Zeynep Erdoğan:’Catzcabaret’ İtalya’da çalıştığım dönem kullandığım isimdi.Yaşımla da orantılı,daha genç ve street tarzı bir markaydı.İstanbul’a döndükten sonra bir müddet daha bu ismi kullandım ama şu an etiket olarak sadece ismimi kullanıyorum. 

-Size neler ilham verir? Sadece tasarım için sormuyorum;yaşam tarzınız,tavrınız,hayata karşı duruşunuzda nelerden ilham alırsınız?
Zeynep Erdoğan:Dediğim gibi retro dünya benim en büyük ilham kaynağım.İşimde,ev eşyalarımda,gardrobumda ve dinlediğim müzikte bu rahatça görülebilir..Eskinin simple ve naif tasarımlarını günümüzdekilere her zaman tercih etmişimdir.

-Hep merak etmişimdir..Ülkemizde olmasa da yurt dışındaki moda haftalarında her sezon podyumlarda belli trendler başı çeker,bu trendler nasıl oluşuyor? Tasarımcılar casuslar aracılığıyla birbirlerinin fikirlerini mi araklıyor acaba? Şaka bir yana,nedir işin aslı?
Zeynep Erdoğan:İtalya’da yaşadığım senelerde yakından takip etme fırsatı bulduğum büyük isimlerin araştırma ve tasarım ekiplerinin,en çok da küçük designerlardan esinlendikleri upcominglerden bahsetmiyorum.İşin çok başında olan designerlardan bahsediyorum.Bu bizzat benim başıma da geldi.Çünkü en fresh ve en özgün fikirler en amatörlerden ve sokaktan çıkar.Büyük isimlerden sonra da sıra hazır giyime geliyor zaten..Bir de dünya trendlerini belirleyen ve çeşitli yollarla duyuran kuruluşlar var tabi.

-Tasarımcılığın bir doyum noktası var mı? Zeynep Erdoğan’ın zirvesi nedir?
Zeynep Erdoğan:Dünyada çok iyi tanınan bir marka olmak tabi ki.

Bir röportajın daha sonuna geldik,umarım zevkle okumuşsunuzdur :) Sevgili Zeynep Erdoğan'a da buradan bir kez daha teşekkür ediyorum.

22.6.11

Umut Eker on Chase The Glaze

Umut Eker;1983 doğumlu,tasarımcı,model ve (o en çok böyle anılmak istiyor)stil danışmanı.Tıpkı yakın arkadaşı Didem Soydan gibi o da Diesel mağazasında çalışırken keşfedilmiş ve bana kalırsa çok da iyi olmuş!   
Moda sektörüne denim tasarlayarak başladığında bir yandan da dergilerin moda çekimlerinde styling yapmaktaymış. Akabinde modelliği de kariyerinde eklemiş ve tataam! Umut Eker,modern zamanın beyaz atlı prens’i olmuş.Prensler mütevazidir;mazbut Cinderella’ya gönlünü kaptıranını mı dersiniz,bir cadının elinde tutsak olmuş başa bela Rapunzel’den kopamayanını mı dersiniz..e bizimki modern zaman prensi dedik,onun mütevaziliği sosyal ağlarda ve günlük hayatta sevenleriyle iletişime geçmekten en ufak bir endişe bile duymaması.Onu çekici yapan şeyler listesi yapsak bu özelliğinden de rahat bir madde çıkar ha? :)

-Her baba gibi sizin babanız da sizden kendi mesleğini -finansçılığı- devam ettirmenizi beklemiş.Siz ilgi alanlarınızı ne zaman keşfettiniz? Ne zaman “benden finansçı,’masa başı adamı’ falan olmaz” dediniz? 
Umut Eker:Bir özel bankada staj yapıyordum.Neredeyse 1 ay geçmişti,farkettim ki herşeyimle ben bu değildim ve bu hayatı istemiyordum..Hem yaşadığım hayat itibariyle hem de yanyana geldiğimizde diğer banka çalışanlarından farklıydım sanki.Fatura yatırmaya gelmiş bir rockstar gibi gözüküyordum(gülüyor).

-Modellik teklifleri almanızda dış görünüşünüz etkili..Peki hiç oyunculuk teklifi aldınız mı? Böyle bir teklif gelse cevabınız ne olurdu?
Umut Eker:Evet,modellik teklifleri aldım ve de yaptım.Oyunculukla ilgili de birçok teklif aldım.Hâlâ etrafımdaki insanların “nasıl ya sen neden bir sinema filminde oynamazsın” dedikleri oluyor :) Sanırım şu an yaptığım işe çok konsantre olmuş durumdayım;enerjim ve ruhum yaptığım işin içinde.Ama günün birinde kafamdaki gibi bir rol için teklif gelirse evet diyebilirim.

-Çok sevdiğiniz sevgiliniz Simay Bülbül’ü bir tasarımcı olarak da beğendiğinizi biliyoruz.Bir gün onla ortak bir marka ya da en azından bir koleksiyona imza atmak ister misiniz?
Umut Eker:Bilmem,hiç düşünmedim.Simay’la tarzımız çok benzer özellikler taşıyor.Sonuç olarak neredeyse aynı şeylerden besleniyoruz.Günün birinde neden olmasın.
-Diyelim ki böyle bir işe giriştiniz.Kendinizi ve sevgilinizi tanıdığınız kadarıyla bu koleksiyonun teması ne olur sizce?
Umut Eker:Hmm güzel soru.Simay’ın etnik duruşu ve benim endüstriyel bakış açımla birlikte ortaya oldukça avant-garde bir şeyler çıkacağından eminim.

-Tarzınız ve dış görünüşünüzle -deyim yerindeyse- arzulanan bir insansınız.Bazen “keşke bu kadar hoş olmasaydım da insanlar beni ilk önce içimle yargılasaydı” dediğiniz oluyor mu?
Umut Eker:Ben kendimi çok sıradan,normal biri gibi hissediyorum ve insanlara da oyle yaklaşıyorum aslında.Eksenimin dışındakiler beni tanımıyor;pek mütevazi ve alçak gönüllü biriyimdir,dolayısıyla hiç böyle dertlerim olmadı.Ama tabi ki bu tarz düşünüp sonra beni gerçek anlamda tanıyan insanlar çok şaşırıyorlar çünkü onlar;şımarık,kendini beğenmiş birini bekliyorlar :) Yakışıklı olmak umrumda bile değil aslen.İnsanlar beni yaptığım işlerle hatırlasın istiyorum.
-Bir ‘Umut Eker Röportajı’ klasiği olarak;dövmeleriniz kaç tane ve anlamları ne? :)
Umut Eker:Hiç saymadım ama vücudumun %75’i dövmeyle kaplı ve her birinin benim için özel anlamları var.

-Didem Soydan’a sizi sorduğumda “annem bile Umut’a ‘oğlum’ diye hitap eder” demişti.Şimdi de size Didem Soydan’ı sorayım,bana biraz onunla ilişkinizden bahseder misiniz?
Umut Eker:Didem benim çok eski arkadaşım,onunla çok özel anılarımız ve hikayelerimiz var. Haftada en az 3 defa bir araya gelir birbirimize olup bitenleri anlatırız.Hayatımda her ne oluyorsa Didem’in haberi vardır. Sanırım baya filmlerdeki gibi bir dostluğumuz var.Belki 20 yıl sonra yine bunu söylüyor olacağım.Didem Soydan,bir insanın tanıyabileceği en ilginç ve özel insanlardan biridir ve Türkiye’nin onu tanımasına sanırım çok az kaldı :)


-Hazır arkadaşlıklardan konu açılmışken;en iyi arkadaşımdır diyebileceğiniz biri var mı? Varsa neden o?
Umut Eker:En iyi arkadaşım Mehmet Turgut.Hem birlikte çok güzel işler yapıyoruz hem de çok iyi dostuz.Yaptığımız her işte çılgınca eğleniyoruz.Ayrıca Mehmet,ben,Gonca(Vuslateri) ve Simay tabir-i caizse muhteşem 4’lüyüz.Yan yana geldiğimizde ortalık karışıyor.

-Ayşe Arman’a verdiğiniz röportaj çok konuşuldu;”Seviştiğim kadınların sayısını söylersem  erkekler kendini kötü hisseder” demiştiniz.Bunu okuduktan sonra aklıma ilk önce şu soru geldi;Simay Bülbül’den önce hiç aşık olmuş muydunuz?
Umut Eker:Bu soru pas.
-Son olarak..Bilindiği üzere video ve albüm çalışmalarında arka plandaki isimlerden pek bahsedilmez.Ama ben eminim ki bu röportajı okuyanlar arasında,prodüksiyondan,styling’e ünlülerin kimlerle çalıştığından haberi olanlar vardır.Şimdi size sorayım,şu ana kadar kimler için styling yaptınız?
Umut Eker:Tarkan’la ‘Acımayacak’ klibi için,Ziynet Sali’yle ‘Bize Yeter’ klibi ve albümü için,Bengü’yle son videosu ‘Aşkım’ ve son albümü için,Zagaband’le albümleri için,Ogün Sanlısoy’la yine albüm ve klipleri için,son olarak da Beyazıt Öztürk ve Emre Altuğ’la çalışmışlığım var.

Kendisine çok çok teşekkür ediyorum.Bu arada söylemeden geçemeyeceğim ki Umut Eker,röportaj vermeme yeminini benim için bozmuş.Onur duydum  :)

20.5.11

Niyazi Erdoğan on Chase The Glaze

1978 yılında Tarsus’ta doğan ama oralara sığmayıp,adını tüm ülkeye hatta dünyaya duyuran tasarımcı Niyazi Erdoğan;aslen İTÜ Mimarlık mezunu..ama o, Mimarlık Tarihi üzerine bir de master yapacak kadar bu mesleğe gönül vermişken ani bir kararla Parsons School Of Design’da bir yaz kursuna katılıyor ve bu sayede kendisi için ‘Moda Tasarım serüveni’ni başlatıyor.
Akabinde 2003 yılında İTKİB’in düzenlediği bir yarışmada ‘Oyun’ temasıyla finalistler arasına giriyor.Hiiiiç hız kesmeden birçok markayla çalışıp bir noktadan sonra kendi tasarım ofisi NESIGN’ı kuruyor.Böylelikle Niyazi Erdoğan ismi koskoca bir marka haline geliyor.
Son olarak Eurovision temsilcilerimizin kostümlerini tasarlayan Niyazi Erdoğan'a özellikle bu konuda soru sormadım.Fazla kurcalanmaması gerektiğini düşünmekteyim çünkü..Lafı daha fazla uzatmadan benim sorularıma,Niyazi Erdoğan'ın cevaplarına geçelim..
-Birçoklarının uzaktan imrenerek baktığı İTÜ Mimarlık’tan mezunsunuz.yine Mimarlık üzerine bir master’ınız ve mezun olur olmaz edindiğiniz iş deneyimleriniz varken  sizi ‘Moda Tasarımcısı’ olmaya iten neydi?
Niyazi Erdoğan:Aslında şimdilerde daha iyi anlıyorum,mimarlık eğitimi geçirdiğim bir süreçmiş.Asıl gönlümde yatan aslan her zaman moda tasarımı idi.Çok şanslıyım ki lisede öğretmenlerim beni çok iyi yönlendirmişler ve mimarlık okumuşum.Bu gün edindiğim iş disiplini ve olaylara bakış açısı hep bu eğitimin sonucunda edindiğim yetiler.Beni moda tasarımı yapmaya iten güç,aslında hep bu işi yapmak istiyor olmam.
-Çocuklara küçüklükten itibaren sorarlar;’İleride ne olacaksın?’ diye..Ve bu sorunun cevabı son ana kadar netleşmediği gibi,her defasında da bir öncekinden çok farklıdır.Mimarlık ile Tasarımcılık birbirine paralel meslekler diyebiliriz.Siz mesleğinizi seçerken aklınızda tasarımdan uzak bir meslek var mıydı?
Niyazi Erdoğan:Küçük yaşlardan beri her zaman sanatla ve zanaatla ilişkim oldu.Resim yapmayı çok severdim ve el sanatlarında becerikliydim.Lise döneminde ailem hep doktor olmamı istedi ama şansıma ÖYS’den sonra tamamen bana uygun bir bölüme yerleştirildim.Tercihlerim arasında endüstriyel tasarım da vardı.Öyle ya da böyle tasarım hayatımın bir parçası olacaktı mutlaka.
-Şubat ayında düzenlenen Istanbul Fashion Week’te ‘Dolmuş’ isimli koleksiyonunuzu sundunuz.Bu koleksiyon hiç beklenmedik bir tema üzerine kuruluydu..’Dolmuş’u hazırlarken nelerden ilham aldınız?
Niyazi Erdoğan:Dolmuş tamamen bizim zekamızla ortaya çıkan bir taşıma kültürü. Benim bu koleksiyonda çalışmak istediğim 1970’ler ve o dönemin erkekler idi.Hayata karşı inanılmaz bir duruşları var çünkü.Sosyal ve siyasi anlamda bir çok kırılmanın yaşadığı bir dönem.Boğaz köprüsünün yapılması,bununla birlikte değişen ulaşım sistemi,köyden kente göçün sonucunda oluşan arabesk kültürü bu dönemin başlıca olaylarını tek bir potada eritebileceğim bir konsept olmalıydı.Tıpkı dolmuş gibi,insanları bir araya getiren,bir yere ulaştıran bir koleksiyon.İsim de tamamen buradan çıktı.Ayrıca bu defile için farklı alanlardan profesyonellerle birlikte çalıştım.Müzikleri Dj Tutan özel olarak miksledi.Aksesuarları tasarımcı arkadaşım Bihter Aida Pekin tasarladı.Tıpkı dolmuşta yolculuk eden yolcular gidi bir arada yolculuk yaptık bu defile sırasında.
-Ülkemizde erkekler,birkaç yıl öncesine kadar modanın sadece kadınlara ait bir kavram olduğunu düşünmekteydi.Bu önyargı yavaş yavaş kırıldı.Sizce bunun sebebi nedir?
Niyazi Erdoğan:Bir çok açıdan bilgiye ulaşmak çok kolay artık.Sosyal paylaşım ağları ile birlikte ortaya çıkan erkek bloggerlar bu konuda dikkatleri üzerlerine çektiler.Aynı zamanda stilleri ile de takip edilen insanlar haline geldiler.TV dizileri de çok önemli bu konuda.Erkekler okudukça,izledikçe ve paylaştıkça modanın sadece kadınlar için var olmadığını fark etmeye başladılar.
-NESIGN’da tasarımın yanında Moda Danışmanlığı üzerine de çalışıyorsunuz.Ben de erkek takipçilerim adına size danışayım o hâlde..Bu yaz erkekler neler giymeli,nelerden uzak durmalı? Hangi renkleri tercih etmeli?
Niyazi Erdoğan:Bu yaz erkekler için inanılmaz farklı alternatifler sunuyor aslında.Çok renkli bir sezon bizi bekliyor.Şu anda renk blokları en revaçta olan giyim tarzı.Parlak ve farklı renkleri, daha basit formlarla birleştiren bir stil.Bunun haricinde 50’lerden esinlenmiş  daha terzi işi gibi görünen giysiler de önemli.Pilili pantolonlar, şortlar, kısa kollu gömlekler.Bu stilde renkler daha soluk.Uzak durmaları gerekenler ise kargo kapri ya da şortla birlikte, flip flop-terlik kombini..
-Her sezon değişen trendler bir yana..Hiçbir zaman kullanmaktan vazgeçemem dediğiniz kıyafet’-ler)iniz ne(-ler)dir?
Niyazi Erdoğan:Trendler geçicidir,stil baki kalır.Beyaz gömlek, çok güzel kesimli bir siyah ceket, yıkanmamış bir kot pantolon ve siyah rugan makosenler..
-Kadınlara hep sorarlar;’Aniden bir davete katılmanız gerekse ne giyersiniz?’ diye,cevap da genelde ‘Little Black Dress’ dediğimiz siyah elbiseler olur.Erkeklerin böyle kurtarıcı bir parçası var mı? Böyle durumlarda siz ne giyersiniz?
Niyazi Erdoğan:Bu gibi durumlarda renk en büyük kurtarıcıdır.Ne olursa olsun mono renk giyinmeyi tercih ederim böyle zamanlarda.Benim için her zaman geçerli olan formül,yukarıda saydığım favori parçalardan oluşan bir kombini uygulamaktır.
kendisine muazzam ilgisi ve bu güzel cevapları için çok çok teşekkür ediyorum.sevgiler.

13.5.11

Melis Danişmend on Chase The Glaze

Bu hafta 2002 yılında kurulan,birçok üniversite,festivallerde konser veren,hatta ve hatta 2004 yılında Pink’in ön grubu olan ama tüm bu başarılara rağmen 2009 yılında dağılmaya karar veren Üçnoktabir’in solisti Melis Danişmend’leyiz.
Melis Danişmend,başarılı müzik kariyerinin yanında Radikal Gazetesi’nde muhabirlik  ve editörlük,Radyo Eksen’de de radyoculuk yapmış.Kapanana kadar da Rolling Stones dergisinin Türk edisyonunda çalışmış..

Üçnoktabir’den sonra yoluna solo devam eden Danişmend,geçtiğimiz yıl çıkardığı ‘Daha Az Renk’le de müzikseverlerden geçer not aldı.Ben de ona ilk solo albümünü ve müzik adına gelecek için planlarını sordum..İşte başlıyoruz;
 -Üçnoktabir dağıldı ama ‘Daha Az Renk’te grup üyeleriyle çalışmaya devam etmişsiniz.Yabancı birçok grupta da gördüğümüz bir olay bu.Madem beraber iş yapmaya devam edecektiniz;grubu neden dağıttınız? Eminim herkes sebebini merak ediyordur..

Melis Danişmend:Hala beraber iş yapmamız doğal, bunun grubu dağıtmakla bağlantılı olduğunu düşünmüyorum. Biz bir tıkanma noktasına geldiğimiz için böyle bir karar aldık ama arkadaşlığımız ve iş birlikteliğimiz sürüyor.
Elle Nisan
-Bu ilk solo albümünüz ve albüm daha çok piyano-gitar üzerine kurulu bir sounda sahip..Birkaç sene öncesine kadar rock müzik yapan bir sanatçı olarak albümün bu yönde(yani daha hafif,daha akustik) şekillenmesine nasıl karar verdiniz?

Melis Danişmend:Aslında çok basit bir cevabı var:İçimden bunu yapmak geliyordu.Ruh halimi anlatan sound ve sözler bu albümde toplandı.Ama bu hep akustik kalmak isteyeceğim anlamına da gelmiyor.

-Bu albümü ve Melis Danişmend’i kimler dinlemeli sizce? Yani hedef kitleniz kimler?

Melis Danişmend:İsteyen herkes dinlesin.Hedef kitle benden bağımsız olarak şekilleniyor zaten.

-Eskiden daha ağır;rock,metal gibi karamsar müzikler dinleyen gençler artık indie,easy-listening gibi türlere yöneldi.Sizce bunun sebebi nedir?
Melis Danişmend:Zamanlar değişiyor.Bu dönem 'indie' yükselişte.Onun etkisi vardır.Ama ben rock ve metal kitlesinin de hala sağlam olduğunu düşünüyorum.
-Başka bir röportajınızda albümünüzdeki şarkıların öfkelerinizin ürünü olduğunu söylemiştiniz.Bu durumda yaratıcılığın daha çok karamsar anlarda devreye girdiğini söyleyebilir miyiz?

Melis Danişmend:Kesinlikle.Ama ikinci albümde biraz daha iyimser olacağımı hissediyorum şimdiden ;)
Elle Nisan
-Solo kariyerinize devam edecek misiniz yoksa Üçnoktabir veya başka bi grupla mı çalışacaksınız?

Melis Danişmend:Şu anda solo devam ediyorum.İleride neler olur bilemiyorum.

-Peki sonraki albümünüzün tarzı nasıl olacak? Yeni şeyler mi deneyeceksiniz?

Melis Danişmend:Kafamda yavaş yavaş fikirler belirmeye başladı.Ama neler olacağını söylemek için çok erken.Şimdi biraz biriktirme dönemi...

kendisine samimi cevapları için tekrar teşekkür ediyorum.herkese iyi haftasonları!

6.5.11

Burçe Bekrek on Chase The Glaze

Burçe Bekrek,1983-İstanbul doğumlu,genç bir tasarımcı.Eğitimini İstanbul Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi-Tekstil ve Moda Tasarımı bölümünde tamamlar tamamlamaz Milano’ya gitmiş ve orada İmaj Danışmanlığı eğitimi almış.Anlaşılan tüm bu aşamalar onun hızını kesememiş ki Milano’da kalıp,CV’sine bir de Styling üzerine yaptığı master’ı eklemiş.Daha sonra neler mi olmuş? İşte siz tam onu merak ederken devreye ben giriyorum ve sözü,röportaj teklifimi tatlılıkla kabul eden Burçe Bekrek’e bırakıyorum..Ben soruyorum,o yanıtlıyor.Tasarımlarından sonra bir kez de samimiyetiyle kalbimi çalıyor.(Kendisinin söylediğine göre;birçok gazetecinin yanından geçemediği sorular sormuşum.Bakalım siz beğenecek misiniz..)İşte röportajımız;

-Kariyeriniz bir bakıma aile şirketinde çalışmanızla şekillenmeye başlamış.Aile yanında kalıp,sığ sularda güvenli biçimde yüzmek varken neden açılmaya karar verdiniz? Ne zaman ‘Burçe Bekrek ismi bir marka olmalı’ dediniz?

Burçe Bekrek:Kariyerim aslında aile şirketinde çalışmamla başlamadı.2001 senesinden beri gerek freelance gerek full time sürekli başka işlerde çalışıyordum.Bir yandan da aile şirketine destek olmaya devam ettim.
Aile şirketinde kalıp,kariyerime orada devam etme fikri hiçbir zaman aklımın ucundan geçmedi. Orası hep tasarımcı ve stylist kişiliğimin yanında ek bir iş olarak kalacaktı.
Ben tasarımcı olmak isterken,yani çocukken,babam henüz tekstil sektöründe bile değildi. Finansmancıydı.Sonraları çalıştığı tekstil firmalarında finansmancı olmaktansa,kendi tekstil firmasını kurmaya karar verdi.
O vakit bana sorduğunda -ki ben henüz ortaokulu bitiriyordum- bile ileride kendi markamı kuracağımı, dokuma tasarımı okumayacağımı ona belirtmiştim.Nitekim moda tasarımı ve styling okudum.
Ama öyle bir firmanın varlığı büyük güçtü tabii.Kumaşı öğrenmek,18 yaşından bu yana dünyanın en iyi fuarlarına gidebilmek vs. Sonuç olarak styling eğitimim sonrasında şirkette trend ve konsept danışmanı olarak çalışmaya başladım. Tüm bunlar gelişirken ben sessiz ve derinden kendi markamı kurmaya hazırlanıyordum.
Tam olarak FTV Moda Ödüllerinde ödül aldıktan sonra "Vakit geldi." dedim.

-2008 yılında Fashion TV tarafından ‘En Çok Umur Vaad Eden Genç Tasarımcı’ ödülüne layık görüldünüz.Bu ödülün cesaretinizi kamçılamak,çalışma ateşinizi körüklemek açısından önemi nedir? ‘Ödül almasaydım da kendimde bu güveni bulurdum’ diyebiliyor musunuz?

Burçe Bekrek:Ödülü aldığımın ertesi günü kütüphanemin en tepesinde görmediğim bir yere kaldırdım. Sonuç olarak dünya çapında,çok büyük ve önemli bir şey almadım ya..Oturup onu izleyip,tamam ben oldum demedim.Tam tersine bu ödülün aslında doğru yere gittiğini kanıtlamak adına çok çalışmam gerektiğini hissettim.Tamam,bir adım atacaksam sıradan bir adım olmamalı,farklı ve yeni bir hareket olmalı dedim.Hiçbir zaman kendime çok güvenmiyorum.Tek güvencem çalışkan biri olmam.Ve tabii ki Marangoni’nin kattığı vizyon.Cepte güvence!

-Kendi markanız altında tasarladığınız ilk koleksiyonunuzun adı ‘Intro/Versa’ yani ‘İçedönük’..Koleksiyonunuza bu ismi verirken tasarımlarınızdan mı yola çıktınız yoksa tüm bu tasarımlar aslında bir ‘İçedönük’lüğün ürünü olduğu için mi seçtiniz ‘Intro/Versa’ ismini?


Burçe Bekrek:İçedönüklüğün ürünü,evet.İlk koleksiyon beni anlatmalıydı.Ben hep diyorum her yerde hani,bu meslek benim için kendimi ifade etme biçimi diye..Ama lafla değil,görüntüyle.Bizim işimiz görsellik.Ben bu görsellikle iletişim kuruyorum.İlk koleksiyonda kendimi,içimi anlattım.Buna hikayeler yazmadan.İkinci koleksiyon,yani 20 Mayıs gibi mağazaya giriş yapacak 20-25 parçalık bir kapsül koleksiyon var.Bu koleksiyonun devamı niteliğinde.Orada devamı gelecek, başka şekillerde.

-Sıkı bir ‘Master Chef’ takipçisi olarak;yarışmanın sunucusu Öykü Serter’in sizin tasarımlarınızı giydiğini fark ettim.Öykü Serter ve Burçe Bekrek tasarımları nasıl buluştu?

Burçe Bekrek:Moda Fotoğrafçısı Selda Başkaya vesile oldu buluşmaya.Selda,Öykü Hanım’a hep anlatıyormuş,tam senlik,senin stilinde parçalar var diye.Bir akşam stüdyoya geldiler.Öykü Hanım hemen hemen tüm koleksiyonu giydi,denedi.Herşey inanılmaz şekilde iyi durdu üzerinde.Sanki ona özel sipariş yapılmış gibi.Tavır itibariyle de çok iyi taşıdığını gördüm o gün stüdyoda..Güçlü bir kadın. Ve muhteşem bir vücudu var.Koleksiyon ona çok yakışıyor.

-Tasarımcılığınızın yanında öğretim görevlisi kimliğinizle de tanınıyorsunuz.Zamanında kendi geçtiğiniz yollardan yürüyen bireyleri eğitmek nasıl bir duygu?

Burçe Bekrek:Tasarlamaktan,yeni bir şeyler üretmekten bile daha güzel bir duygu.Hele bir de size geri dönüp teşekkür ediyorlarsa ya da onları iş hayatında belli pozisyonlara da yerleştirebiliyorsanız,hayatlarında bir iz bırakabiliyorsanız tadından yenmez bir meslek..
Ben her hafta enerjimi sınıfta topluyorum.Orada bambaşka bir ben oluyor.Seni pür dikkat dinleyen,kimi gelecekten umutsuz,kimi ışıl ışıl,kimi kararsız ve hep meraklı bir sürü surat tipi..Ben sadece öğretmiyorum,birçok öğrencimin hayatının her yönüyle ve kariyer planlarıyla yakından ilgiliyim.Vaktiyle görmeyi arzuladığım her ne varsa onu yapıyorum öğrenciye.Piyasa mı,akademik hayat mı dersen, akademik hayatı seçer giderim.

-Size üniversiteye hazırlanmak için bir şans daha verilse yine ‘Moda Tasarımı’ okumayı seçer misiniz?

Burçe Bekrek:Devir bu devir olsaydı seçmezdim belki.Ben öğrenciyken bu kadar çok yabancı marka yoktu Türkiye'de.Okullarda da bu kadar çok ders alabilme imkanı yoktu.Şimdi Yeditepe Üniversitesi'ne bakıyorum da harika imkanları var öğrencilerin..Moda Editörlüğü’nden,Moda Fotoğrafçılığı’na kadar pek çok ders var Yeditepe'de.Ne şans anlayan öğrenci için.Dolayısıyla artı bir master programıyla çocuğun birden fazla alana yönelme imkanı var.
Gelelim yabancı markaların olayına..Bu kadar çok marka ve department store olsaydı o vakit kesinlike brand management veya marketing gibi bir yan dal veya master yapar o yöne giderdim.Her dönem yükselen meslek trendleri var ve bence bu dönem kesinlikle bunun yükselişi.Evet, tasarımcılık çok popüler bir meslek oldu.Giyime kuşama meraklı her yurdum genç kızı,ben tasarımcı olacağım hevesinde.Bu meslek birçok meslek gibi çok zor.Ama bu ülkede Moda Tasarımcılığı çok daha fazla zor ve sıkıntılı.
İşin görünen yüzü çok zevkli, ama tabii saatlerinizin ve günlerinizin çoğunu mutfağında geçiriyorsunuz işin.Ve o kısım hiç de o kadar giyime kuşama merakla halledilebileceğiniz şekilde değil.(bu kısma fazlasıyla katıldım,zevkli olmakla yaratma gücü çok başka şeyler..)

-‘Moda Tasarımı’ okumak isteyen öğrencilere herhangi bir tavsiyeniz var mı? Ya da anlatmak istediğiniz,size tecrübe kazandıran herhangi bir anınız?

Burçe Bekrek:Daha 28 yaşındayım,benim her günüm tecrübe.Öyle bir tecrübe aktarımım olamaz.Ama şunu diyebilirim;bu mesleği gerçekten yapmak ve başarılı olmak istiyorlarsa sadece çizmek,dikmek ya da ne bileyim güzel giyinmeyi bilmek yetmez.Bu meslekte tek başlarına yürüyeceklerse eğer ve kendilerine bir mağaza ya da showroom açacaklarsa,yaratıcı kafa yeterli değil..Muhakkak master yapsınlar ya da yan dallar da okusunlar.Çünkü yaratıcılığın yanında matematik kafası da lazım,ticari kafa da.Marketing,styling gibi ek kabiliyetler tek başınıza biri olarak dik durabilmenizi sağlayabilir.Yoksa istediğin kadar tasarla,bir stile sokamıyorsan,kurumsal kimliğini kafanda oluşturamıyorsan ve en önemlisi satmayı,döndürmeyi beceremiyorsan ne anlamı var ki..

-Bir gün ‘Podyum Tasarımcısı’ olmaya ne gözle bakıyorsunuz?

Burçe Bekrek:'Podyum Tasarımcısı'ndan kastın nedir bilmiyorum ama tabii ki en büyük hayalim yabancı moda haftalarında olabilmek ama daha çok erken.Yurtdışında stockistlerin olmadan,aldığın siparişleri döndürebileceğinden emin olmadan ve en önemlisi düzenini oturtmadan balıklama atlamak, suya çakılma hissi yaratabilir.

–Istanbul Fashion Week’te bir şov düzenlenmeniz talep edilse cevabınız ne olur?

Burçe Bekrek:Hayır.

-Bir tasarımcı gözüyle bakınca;Istanbul Fashion Week hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Burçe Bekrek:Bunu katılan tasarımcılara sormalı aslında.Geri dönüşler nasıldır,ne kadar faydası olmuştur veya oraya ne kadar çok buyer gelmiştir ya da yabancı basın yeterli oranda katılmış mıdır,hatta katıldıysa geri dönüşü nedir vs. gibi soruların cevabını en iyi onlar verir.Yoksa kendi kendimize ve birbirimizi ağırlıyorsak ne anlamı vardır.Keşke harcanan paraların bir kısmı yurtdışındaki fuar ve moda haftaları için genç tasarımcılara fon olarak ayrılsa..

Kendisine bu güzel cevapları için bir kez de burdan teşekkür etmek istiyorum.

P.S:Bu arada ‘Tasarımlarından sonra bir kez de samimiyetiyle kalbimi çalıyor’ dediysem bu öyle kuru bir samimiyet değil,elinde olmayan sebeplerle bana yanıt veremeyince çıldırdığını söyleyecek kadar alçakgönüllü biri Burçe Bekrek.İşte onu sevmek için bir sebep daha! :)

1.5.11

Didem Soydan on Chase The Glaze

Didem Soydan’ı ilk defa ALL, dergisinin bir moda çekiminde görmüştüm ve ‘kim bu harika kadın’ demiştim kendi kendime.Her çekimde farklı birine dönüşmek zorunda olan bir model olmasına rağmen duruş ve bakışıyla diğerlerinden çok başka bir havası olduğunun hem kendi farkındaydı hem de ona bakan herkese bu durumu farkettiriyordu.Zaman geçtikçe ve onunla gerek dergi,gerekse sanal ortamda daha fazla karşılaşmamla her şey netlik kazandı;evet,bu kadın harikaydı..

Kendisini capcanlı şekilde Şubat ayında gerçekleşen Istanbul Fashion Week’te gördüm ilk kez ve inanın objektifimle onu yakalayabilmek için büyük çabalar sarfettim :) Daha önce çeşitli postlarda çektiğim fotoğraflarını sizinle paylaşmıştım,şimdiyse sırada kendisine sorduğum sorular ve verdiği yanıtlar var.Didem Soydan,Chase The Glaze’de..İşte başlıyoruz;

-Modellik kariyerinize,çalıştığınız mağazada Ümit Ünal tarafından keşfedilmenizle başladınız.Bu keşif gerçekleşmeseydi Didem Soydan şu an nerede,ne yapıyor olurdu?


Didem Soydan:Ümit Ünal keşfetmemiş olsaydı sanırım yine bu işi yapıyor olacaktım.Çünkü Ümit Ünal’ın mağazaya geldiği haftalarda çok başarılı bir fotoğrafçı olan Barış Aktınmaz da çekim yapmak için benimle görüşüyordu.Sanırım bir şekilde Ümit ya da bir başkası beni bu işe çekmiş olacaktı ama tabi ki de bu işe Ümit Ünal ile başlamak harika bir şanstı benim için..

-Modellik dışında bir şirketin,genel imajından,satın almasına birçok bölümü yönettiğiniz bir mevkide görev almaktasınız.Tasarımcıların sezon defileleri yapılırken içinde bulunduğunuz yoğun tempoda bu iki büyük görevi nasıl bir arada yürütüyorsunuz?

Didem Soydan:Çalıştığım insanlar benim işimin önceliğini iyi kavrayabilecek insanlar.Bir de şöyle düşünürsek daha anlaşılır olabilir;tekstil şirketi banka gibi sinirli saatleri olan bir kuruluş değil,o yüzden bu esnek saatler benim diğer işimi de yapmamı mümkün kılıyor.

-Son zamanlarda tasarımcı kimliğiyle de ön plana çıkan stil danışmanı Umut Eker’le çok yakın arkadaşsınız ve bildiğim kadarıyla bu arkadaşlığınız uzun bir geçmişe dayanıyor.Bize biraz Umut Eker’le olan ilişkinizden bahsetmek ister misiniz?

Didem Soydan:Umut ile olan arkadaşlığımız ikimizin de üniversite zamanında aynı mağazada çalışıyor olmamızla başladı.Aslında film gibi..İkimiz de aynı mağazadan çıkıp,aynı işlere yöneldik ve ikimiz de iş düşkünü,işinde başarılı insanlarız.Bütün bunların haricinde Umut ile dostluğumuz 10 seneye yaklaşıyor.Benim için arkadaştan öte,ailemin bir bireyidir..Annem,’oğlum’ diye hitap eder.Umut ile hayat döngülerimiz de çok paralel gider,şu an aynı mahallede oturuyoruz.Öyle ki onun eskiden oturduğu eve şu an ben taşındım.O da bana bir sokak uzaklıkta oturuyor :) Birbirmizin peşinden gider,asla uzak kalamayız..Umut benim gerçek dostumdur.
-Peki ‘Türkiye’de model olma’yı sorsam size,neler söylersiniz?

Didem Soydan:Türkiye’de model diye adlandırılmak çok kolay.Hatta en kolay iş..Biraz uzun boylu ve zayıfsan zaten hemen manken diye takılır etrafındakiler ama ‘model’ olmak..İşte o apayrı ve zor bir mesele.Çok zor çünkü gerçekten profesyonel bir model olmanın zemini ve çalışma şartları bizde yok.Sabırlı,özverili olmanı ve kendi kendini yetiştirmeni gerektiren bir durum var ortada.Ve doğal olarak bunu herkes yapamaz.İşte bu yüzden zor,Türkiye’de model olmak..

-Birçok modelin kariyerlerine ‘Tasarımcı’ sıfatıyla devam ettiğini görmekteyiz.Sizin gelecek için böyle bir planınız var mı?

Didem Soydan:Benim böyle bir amacım yok,böyle bir hayalim de yok..Ben zaten model olmadan önce de ailemden dolayı tekstilin içindeydim.Babam ve amcalarım,hatta anne tarafından dayılarım bütün aile,yıllardır tekstil sektöründeler.Ayrıca modellikten önce yaptığım işe de halen devam etmekteyim.Modellik bittiğinde ise zaten şu an yaptığım işime devam ediyor olacağım.


-‘Bir gün mutlaka çalışmak isterim’ diyebileceğiniz Türk ve yabancı tasarımcılar kimler?

Didem Soydan:Türk tasarımcıların neredeyse hepsi ile çalışıyorum zaten ama marka anlamında Türkiye’de en iyi isimlerden biri olan Beymen Academia’yla da bir süre önce çalışıp içimi rahatlattım diyebilirim.Tabi söz konusu yurtdışı olunca çalışmak istediğim bir sürü tasarımcı ve marka var birkaç örnek verecek olursam;Dior ,Chloé ,McQueen ,Prada ve bunun gibi çizgisi güçlü birçok markanın defilesinde yer almak ve deneyimlemek isterdim.

-Modellik konusunda ‘Tamam,bundan ötesi yok’ cümlesini hangi noktada sarf edersiniz? Sizin için kariyerinizin gelebileceği en üst nokta nedir?

Didem Soydan:Şu an Türkiye’de olduğum konuma aynı şekilde yurtdışında sahip olsaydım tamam derdim sanırım.Çünkü şu an ülkemde neredeyse bütün dergilerle ve fotoğrafçılarla,aynı zamanda tasarımcıların hepsiyle çalıştım,hâlen de çalışmaya devam ediyorum .Yurtdışında bu şekilde çalışılan bir model olsam,sanırım başka bir şey istemem mesleğimle ilgili :)

-Son olarak;Didem Soydan’ı ilk defa gören birinin dikkatini ilk çekecek şey de dövmeleriniz olsa gerek.Kaç dövmeniz var ve anlamları neler?

Didem Soydan:Dövme benim için tutku ama işime olan saygımdan ötürü daha fazla yaptıramıyorum.Zaten dövmelerim işime başlamadan önce yapılmış dövmeler..Bu işi yapacağımı bilseydim,dövme yaptırmazdım..Çünkü teknik olarak ve bu işin getirdiği en büyük kural olan ‘simple look’ anlayışına tamamı ile ters..Üzen bir durum dövme ama çok şanslıyım ki ben dövmemi göz önünden silecek kadar farklı işlere ve karakterlere dönüşebiliyorum.Benim 4 tane dövmem var.En büyük ve bilineni tamamen bana özel dizayn edilip yapıldı.Amazon yani savaşan kadının omzundaki koruma, omuzluk şeklinde bir dövme.Maalesef çok taklit edilmeye çalışılıyor ve bu beni çıldırtıyor.Anlayamadığım şey;neden insan başkasında olan bir şeyi yaptırır ve çok orjinalmiş gibi dolaşır? Neyse uzatmayayım..Boynumdaki kelebek ise özgürlüğümü temsil ediyor.Sol kaburgamın,yani kalbime en yakın kemiğin üstünde ise annem ve kız kardeşimin isimlerinin baş harfleri var.Ve son olarak;ayak bileğimde,japon çizgi filmi Avatar’dan bir amblem var.

kendisine bu güzel cevapları için bir kez daha teşekkür ediyorum :) ayrıca röportajların devamı hazır,yayınlanmayı bekliyorlar,takipte olun!

P.S:2. ve 4. fotoğraflar bana aittir,izinsiz kullanılamaz.